BEŞİNCİ DUYU

Geçtiğimiz yıl baş gösteren ve süren malum salgınla ilgili bugüne kadar pek çok söylendi, yazıldı, çizildi. Hiç şüphesiz bu konu, gündemi daha epey meşgul edecek gibi. Yaşanan durum, geniş kitleleri farklı perspektiflerden etkilediği için çok boyutlu etkisi var. Psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve de teknolojik süreçleri etkileyen bir dönüşümü birlikte yaşarken, bir yandan da bundan sonrasını merak ediyor ve öngörmeye çalışıyoruz.
Bu süreçte, insani açıdan geçmişe göre en belirgin farklılıklardan biri de “Dokunma Duyusu”nun körelmesi oldu. Malum, “Sosyal Mesafe” diye tabir edilse de aslında “Fiziksel Mesafe”nin artmasıyla başkalarıyla daha az bir araya gelir olduk. Geldiğimizde de birbirimize dokunmamaya, aramıza mesafe koymaya özen gösterdik. Sadece bu da değil. Yasaklar nedeniyle daha az sokağa çıkar olduk ve dış dünya ile fiziksel temasımız da kesilmiş oldu. Hapis kaldığımız evlerde dış dünya ile iletişimimizi, özellikle sosyal medya ve onun aracı olan telefon, tablet, bilgisayar, vb. oldu. İnsanlar, dünyayı sanal ortamda dolaşmaya başladı. Müzeler, konserler, gösteriler, vb. birçok etkinlik dijitale taşındı. Bunun sonucu ne oldu?.. Eskiye göre belki daha çok şey görüyor, işitiyoruz. Daha çok evde olduğumuz için yemek yapmak yaygın bir hobiye dönüştü. Haliyle farklı tatları deneyince tat ve koku almada da sorun yok sayılır. Ama… İnsana, doğaya, diğer canlılara dokunmak öyle değil. Geçenlerde oğluma, eskisi kadar gezememenin, O’na mutsuz hissettirebileceğini söyledim. “Hiç de öyle değil!..” cevabını verince nedenini sordum. Ne dese beğenirsiniz?.. “YouTube var, açıyorum, beni istediğim yere götürüyor” dedi. Bir an için O’nun bir Z Kuşağı olduğunu unuttuğumu fark ettim. Öyle ya “YouTube” var!.. Sadece O da değil!.. Instagram, Facebook, Twitter, Twitch ve daha niceleri… Peki, bu sanal gerçeklik yeterli mi?.. Bu araçlarla yeni yerleri görüyor, işitiyoruz belki ama taşına, toprağına dokunamıyor, denizine giremiyoruz. Oysa, bir yeri canlı görmek, havasını solumak, sokaklarını adımlamak başka bir şey. Sanal gerçekliğin bu anlamda “Canlı” nın yerini tutamayacağı kanısındayım. Yeni yerleri görmek, keşfetmek, havasını solumak, insanoğluna özgü ve çoğunlukla iyi hissettiren, ufkunu açan, ruhunu tatmin eden bir duygu.
Fakat, şunu da düşünmeden edemiyorum. Belki de bu durum, sanal gerçeklik öncesi dünyaya gelen Y Kuşağı ve öncesi için geçerlidir. Z Kuşağı, Alfa Kuşağı ve sonrası bundan ne kadar kaygı duyar ya da duyacak emin değilim. Bugün mevcut durumdan şikayetçi görünmeyen yeni jenerasyon, gelecekte bir eksiklik hisseder mi, bunu da zaman gösterecek.