ORKUN AKARSEL

  • Anasayfa
  • Hakkımızda
  • Eğitimler
  • Galeri
  • Referanslar
  • Blog
  • İletişim

Author: admin

BEŞİNCİ DUYU

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

Geçtiğimiz yıl baş gösteren ve süren malum salgınla ilgili bugüne kadar pek çok söylendi, yazıldı, çizildi. Hiç şüphesiz bu konu, gündemi daha epey meşgul edecek gibi. Yaşanan durum, geniş kitleleri farklı perspektiflerden etkilediği için çok boyutlu etkisi var. Psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve de teknolojik süreçleri etkileyen bir dönüşümü birlikte yaşarken, bir yandan da bundan sonrasını merak ediyor ve öngörmeye çalışıyoruz.
Bu süreçte, insani açıdan geçmişe göre en belirgin farklılıklardan biri de “Dokunma Duyusu”nun körelmesi oldu. Malum, “Sosyal Mesafe” diye tabir edilse de aslında “Fiziksel Mesafe”nin artmasıyla başkalarıyla daha az bir araya gelir olduk. Geldiğimizde de birbirimize dokunmamaya, aramıza mesafe koymaya özen gösterdik. Sadece bu da değil. Yasaklar nedeniyle daha az sokağa çıkar olduk ve dış dünya ile fiziksel temasımız da kesilmiş oldu. Hapis kaldığımız evlerde dış dünya ile iletişimimizi, özellikle sosyal medya ve onun aracı olan telefon, tablet, bilgisayar, vb. oldu. İnsanlar, dünyayı sanal ortamda dolaşmaya başladı. Müzeler, konserler, gösteriler, vb. birçok etkinlik dijitale taşındı. Bunun sonucu ne oldu?.. Eskiye göre belki daha çok şey görüyor, işitiyoruz. Daha çok evde olduğumuz için yemek yapmak yaygın bir hobiye dönüştü. Haliyle farklı tatları deneyince tat ve koku almada da sorun yok sayılır. Ama… İnsana, doğaya, diğer canlılara dokunmak öyle değil. Geçenlerde oğluma, eskisi kadar gezememenin, O’na mutsuz hissettirebileceğini söyledim. “Hiç de öyle değil!..” cevabını verince nedenini sordum. Ne dese beğenirsiniz?.. “YouTube var, açıyorum, beni istediğim yere götürüyor” dedi. Bir an için O’nun bir Z Kuşağı olduğunu unuttuğumu fark ettim. Öyle ya “YouTube” var!.. Sadece O da değil!.. Instagram, Facebook, Twitter, Twitch ve daha niceleri… Peki, bu sanal gerçeklik yeterli mi?.. Bu araçlarla yeni yerleri görüyor, işitiyoruz belki ama taşına, toprağına dokunamıyor, denizine giremiyoruz. Oysa, bir yeri canlı görmek, havasını solumak, sokaklarını adımlamak başka bir şey. Sanal gerçekliğin bu anlamda “Canlı” nın yerini tutamayacağı kanısındayım. Yeni yerleri görmek, keşfetmek, havasını solumak, insanoğluna özgü ve çoğunlukla iyi hissettiren, ufkunu açan, ruhunu tatmin eden bir duygu.
Fakat, şunu da düşünmeden edemiyorum. Belki de bu durum, sanal gerçeklik öncesi dünyaya gelen Y Kuşağı ve öncesi için geçerlidir. Z Kuşağı, Alfa Kuşağı ve sonrası bundan ne kadar kaygı duyar ya da duyacak emin değilim. Bugün mevcut durumdan şikayetçi görünmeyen yeni jenerasyon, gelecekte bir eksiklik hisseder mi, bunu da zaman gösterecek.

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

HAYATA TUTUNMAK

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

Dün akşam, birlikte son birkaç senedir sörf yapmayı öğrenen oğlum ve arkadaşına bir soru sordum: “Sörf yapmak size ne kazandırdı?” Kendimce şöyle bir yoklayayım bakayım dedim. Hani biz ebeveynler, onlar için çırpınıp duruyoruz da bunun kendilerine ne kattığının acaba ne kadar farkındalar ya?.. Onu anlayacağım aklım sıra…
Oğlum, kendinden emin, yanıtladı: “DÜŞÜNCE, TEKRAR KALKMAYI!..” Bu kısa ama net cevap, aslında o kadar öğretici ki… O anda aklıma, “Dayanıklılık” yani “Resiliency” kavramı geldi. Ve tabi, bazı tabuların kırılması gerektiğini. Hani Onlar Z Kuşağı, aklı bir karış havada ya!.. Alın size cevap! Demek ki farkındalarmış. Demek ki daha sabırlı olmak ve onlara güvenmek gerekiyormuş.
VUCA Dünyası’ndan sebep, günümüzde var olabilmenin, hayati gerekliliklerin başında “Dayanıklılık (Resiliency)” geliyor. Dayanıklılık, özellikle de düştükten sonra tekrar ayağa kalkabilme noktasında çok güçlü bir anlam ifade ediyor. Başarızlıklar yaşasak da mücadele edip kendini toparlamak ve oyunda kalmak çok önemli. Bundan daha güzel bir kazanım olamazdı diye düşündüm. Fiziksel gelişimini desteklemesi ve keyifli zaman geçirmesi için katıldığı bir sportif etkinlik O’na, çok önemli bir hayat dersi vermiş. Ben de hemen ekledim: “Hayatın kendisi de farklı değil aslında. Bazen işler yolunda gitmez. Duvara toslar hatta çukura düşebilirsin. Engele takılmak ve bunu sorgulamak bize bir şey kazandırmaz. Önemli olan, tekrar ayağa kalkıp devam edebilmek. Moralini bozmadan, kendini suçlamadan, yılmadan, vazgeçmeden.” Beni çok iyi anladığını ve açıkça hem fikir olduğumuzu, tüm benliğimle ve aynı zamanda oğlumla gurur duyarak hissettim.
Belirsizliklerin arttığı bir dünyada, bugünlerde ve önümüzdeki yıllarda en çok ihtiyacımız olanların başında “Dayanıklılık” geliyor. Hepimizin ama en çok ülke gençliğinin önü açık olsun. “Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu yaşatacak ve yüceltecek olan sizlersiniz!” demişti Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK. Ben gençlere güveniyorum!

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

GÜÇ VE HAK

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz. Her şeyi dengede tutmak iyidir. Her şeyi uyumlu tutmak daha iyidir. –Victor Hugo-
Hayat, denge üzerine kurulu. Bunu, yaşadığımız gezegenin de içinde bulunduğu güneş sisteminden tutun, yeryüzündeki ekosisteme, canlılar arası iletişime kadar her yerde görebilirsiniz. Gerek doğada, gerek birey olarak içsel denge ya da bireyler arası ilişkide denge bozulduğunda sistemde arızaların çıkması kaçınılmaz bir durum. Burada özellikle son bahsettiğim, kişiler arası ilişkilerde dengenin bozulması üzerinde durmak istiyorum. Bunun tam da merkezinde, “Adalet” duygusu var. David Rock’ın “Sosyal Tehdit ve Ödüller” Modeli’nde dile getirdiği beş temel değerden biri olan “Adalet” kavramı, sürdürülebilir ilişki açısından belki de en kritik bir faktör. İnsan olmanın gereklerini yerine getiren, buna önem veren insanların adalet duygusu çok yüksektir. Erdemli bireyler, kendilerine haksızlık yapılmasını kabullenmeyecekleri gibi diğerlerine de haksızlık yapmaktan kaçınırlar.
Ancak, ünlü filozof Platon der ki: “Haklı olmak yetmez, güçlü olmak da gerekir.” İşte, denge kavramı burada devreye giriyor ve önem kazanıyor. Kabul görmek, saygınlık elde etmek için haklı olmak gerekir ama tek başına haklı olmak yetmez. Hayatta kalabilmek, mücadele edebilmek için aynı zamanda güçlü olmak gerekir. Güçlü olmanın karşılığı, yaşadığımız dönemde her ne kadar “Maddi Güç” olarak düşünülse de gerçekte sadece bununla sınırlı değildir. Fiziksel ve mental olarak kendini güçlendirmek yani spor yapmak, sağlıklı beslenmek, hobilere sahip olmak, işiyle ilgili alanda uzmanlaşmak, okumak, daha çok okumak, bilgilenmek dolayısıyla entelektüel olarak da güçlenmektir.
Hayatta başarı için, mutluluk için, bir çok faktör, yetkinlik, beceri gerekebilir. Çok çalışmak, zeka, kazanma arzusu, disiplin, iletişim becerisi, vb… Listeyi uzatmak mümkün ama kişiler arası iletişimi sağlıklı yönetmek için güç ve hak dengesine çok dikkat edilmeli.
Unutmadan, şunu da hatırlatalım… Sadece güce sahip olarak her şeyi elde edebileceğini düşünenler için Machiavelli der ki: “Elinizde güçten başka bir şey yoksa onun kullanımı bir güçlülük göstergesi değil, zayıflık göstergesi olacak ve kullananı zayıflatacaktır.”
Bir zamanlar, bir reklam filminde dediği gibi: “Kontrolsüz güç, güç değildir.”

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

DUYGUSAL ZEKA NEYE YARAR?

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

VUCA Dünyası’nda Var Olmanın Sırrı: Duygusal Zeka

Günümüzde hayatın her alanında belirsizlik, karmaşıklık ve değişkenlik giderek artıyor. Peki, bu zorluklarla başa çıkmak için neye ihtiyacımız var? Cevap üzerinde düşünmeyi gerektirebilir ancak benim yanıtım net: Duygusal Zeka. “EQ” şeklinde kısaltılan kavramın orijinali ise “Emotional Quotient”.

Peki, ne ifade ediyor bizim için Duygusal Zeka? Başlıkta yer alan VUCA kavramı nedir ve kısaca EQ ile VUCA arasında nasıl bir bağlantı var? Öncelikle, VUCA kavramını açalım. VUCA, orijinali İngilizce olan dört kelimenin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Bunlar;

  • Volatility (Değişkenlik)
  • Uncertainty (Belirsizlik)
  • Complexity (Karmaşıklık)
  • Ambiguity (Muğlaklık)

Bugün, politik, ekonomik ve sosyal alanlarda büyük zorluklarla karşı karşıyayız: Hızla artan insan nüfusu, küresel hastalıklar, savaşlar, çevre kirliliği ve kaynak yetersizliği gibi sorunlar giderek derinleşiyor. Tüm bu faktörler, iş dünyasında da daha fazla belirsizlik ve rekabet anlamına geliyor. İşte tam da burada, “duygusal zekası yüksek bireyler” devreye giriyor ve fark yaratıyor. Duygusal zeka kısaca, diğerlerinin duygularını anlayabilme ve onlarla iyi ilişkiler kurma becerisi olarak tanımlanabilir. Peki bu tanım, EQ’yu tanımlamada yeterli mi?

Yüksek Performansın Gizli Anahtarı

EQ, yalnızca başkalarının duygularını anlamak ve iyi ilişkiler kurmakla ilgili değildir. Aynı zamanda, olumlu düşünebilme, duyguları yönetebilme ve kriz anlarında sağduyulu hareket edebilme becerisiyle de doğrudan ilgilidir.

Psikolog Daniel Goleman, EQ’yu, insanları harekete geçiren, engelleri aşmalarını sağlayan güçlü bir motivasyon kaynağı olarak tanımlar. Yüksek EQ’ya sahip bireyler:

  • Takım çalışmasını ve iş birliğini destekler
  • Belirsizlik ve çatışmaları etkili bir şekilde yönetir
  • Kriz anlarında sağduyulu kalır ve sorunlara çözüm odaklı yaklaşır
  • Empati yeteneğiyle sürdürülebilir ilişkiler kurar

İş dünyasında rekabetin giderek daha da arttığı bu yeni dönemde, EQ’su yüksek kişiler daha iyi lider, daha etkili yönetici ve daha başarılı profesyoneller oluyor.

EQ’yu Hayata Geçiren İlham Verici Bir Hikâye

Duygusal zekanın gücünü görmek için Patch Adams filmini izlemenizi öneririm. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan bu filmde, Robin Williams’ın canlandırdığı doktor karakteri, insanlara sadece tıbbi tedavi sunmakla kalmayıp, duygusal bağ kurarak iyileşme sürecini nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor.

Bu film, EQ’nun yalnızca iş dünyasında değil, hayatın her alanında nasıl fark yarattığını güçlü bir şekilde anlatıyor. Filmi izlediğinizde kendinizi daha güçlü, kararlı ve değişime hazır hissedeceksiniz.

VUCA dünyasında başarılı olmak için teknik bilgi ve zekâ tek başına yetmiyor. Duygusal zekanızı geliştirdiğinizde hem iş dünyasında hem de günlük hayatınızda daha bilinçli, dengeli ve etkili bir birey olarak hayatınızı sürdürebilirsiniz.

 

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

FOMO

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

Modern çağın yeni salgınlarında birisi de FOMO. İngilizce “Fear Of Missing Out” sözcüklerinin baş harflerinden oluşan sözcüğün dilimizdeki karşılığı “Bir şeyleri kaçırma korkusu!” Yaklaşık 10 yıl kadar önce bir grup koçluğu seansında, o dönem yaşamakta olduğum kaygıyı: “Son hızla bir trende gider gibi hayat. Nereye gidiyoruz, mola verecek miyiz, hızımız azalır mı yoksa artar mı, her şey çok belirsiz. İhtiyacım olan, bir istasyonda inip mola vermek, dinlenip kendimi toparladıktan sonra yola devam etmek.” demiştim. O günden bugüne hayat daha da hızlandı ve her geçen gün bu hız artıyor sanki. Bu baş döndüren yolculuk, herkes için değilse de birçok insan için çok yıpratıcı. Hiçbir şeye yetişememekten, hep bir şeyleri kaçırmaktan şikayetçiyiz. Zamanın doğrusal olduğu algısı, stres seviyesini daha da yükseltiyor. “Müthiş Psikoloji” serisinin “Dünyaya Değil, Kendine Meydan Oku” kitabında, “FOMO” için bakın ne diyor: “Her şeyin saniyeler içinde eksildiği, gündemin de modanın da hızla değiştiği bir çağda ister istemez insan, bir şeylerin gerisinde kalacak ve oyunun dışına itilecek korkusu yaşamaya başlıyor.”

Üretimin de tüketimin de çılgınca arttığı, hızla akan dünyada her şeyi bilmeniz, her olup bitenden haberdar olmanız mümkün değil. Sürekli güncel kalmaya çalışmak çok yıpratıcı, sürdürülebilir değil. Her konuda her şeyi bilmek, her yere yetişmek zorunda değilsiniz. Seçici davranıp işinize yarayacak ve bazen de kendinizi rahatlatacak, nefes aldıracak alanları keşfedip onlara odaklanmanız hiç şüphe yok ki size daha iyi hissettirecek. Kendinizi sevin, sağlığınız için de üzerinizdeki yükü atıp hafifleyin. Boş verin gereksiz ayrıntıları! Hayat olağan akışında devam ediyor. Sevgiyle kalın!

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

NEDEN “HAYIR” DİYEMİYORUZ?

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

“Biz, hayır demeyi, işim var demeyi, olmaz demeyi beceremeyen insanlarız, yorgunluğumuz bitmez bizim.”
Yukarıdaki sözler, ünlü edebiyatçı Reşat Nuri Güntekin’ e ait. Hiç şüphesiz, birçoğumuzun hislerine tercüman olmuş bu sözlerle büyük üstat. Türk Kültüründe geleneklerimiz, öğretilerimiz, kültürümüz gereği başkalarına “Hayır” demek ayıp sayılır. Çoğu zaman bir saygısızlık ve nezaketsizlik olarak kabul edilir. Görgü kurallarımıza aykırıdır.
Peki, bu her toplumda böyle midir?
Şüphesiz hayır. Tıpkı bizim kültürümüzde de olduğu gibi daha gelenekçi davranan ve açık sözlü olmanın erdem sayılmadığı toplumlarda hayır diyememe durumu ile daha sık yüzleşiyoruz. Bunun altında yatan nedenler neler? Hayır diyemediğimizde ne yaşıyoruz? Bu süreci daha sağlıklı yönetmek mümkün mü? Alternatiflerimiz neler? En önemlisi ise HAYIR demek bize ne kazandırır? Gelin bunlara bir göz atalım.

Hayır diyemeyince ne olur?
Hayır demeniz gerektiğini hissettiğiniz halde bunu dillendiremeyip lafı ağzınızda döndürdüğünüz, hayır demek isterken yarım ağızla EVET dediğiniz durumlar olmuştur eminim. Bu durumu, “Cognitive Dissonance” yani “Bilişsel Uyumsuzluk” kavramı çok iyi açıklıyor. Nedir bu bilişsel uyumsuzluk? Rasyonel olarak onaylamadığımız bir durumu, duyguların etkisiyle kabulleniş ya da rasyonelleştirme de diyebiliriz. Örneğin sigara kullanıcıları, sigaranın zararlarının farkındadırlar ve bunu inkâr etmezler. Rasyonel beyin, “Sigara sağlığına zararlı, içme!..” derken, duygular bunun rahatlatıcı etkisiyle birlikte sakinleştirici etkisini bize telkin eder ve sigara içmek için haklı nedenlerimiz olur. Bu durum, zihnimizde bir çatışmaya yol açar. Bilişsel uyumsuzluk bir çatışmadır ve zihin kendi içinde çatışmayı sevmez. Spor yapmak isteyip de yapamamak, sağlıklı beslenmek isteyip de sağlıksız gıdalarla beslenmeye devam etmek de benzer bilişsel uyumsuzluk örnekleridir. Şüphesiz, bununla yaşamak acı vericidir. Bu, bir seçenek olarak görülebilir ancak sürdürülebilir olduğu söylenemez. Bu durumda, en iyi alternatif; inancımızı, başka bir deyişle bakış açımızı değiştirerek davranışlarımıza yansıtabilmektir. Size burada kötü bir haberim var: Bu anlatıldığı kadar kolay değil… İyi haber ise uyguladıkça geliştirilebilir bir beceri…
Şunu unutmak gerekir: Gerektiğinde “Hayır” demek, sizin için bir koruma kalkanıdır. İçinizdeki çatışmayı ve acınızı azaltır.
Neden?
Hayır diyememenin altında farklı nedenler ya da bunların bir kombinasyonu olabilir. Bazı kimseler, aile ve yaşadıkları çevrenin etkisiyle bir kültür olarak bunu bilmezler. İnsan, deneyimlemediği şeyden çekinir ve korkar. Kişi, yetişip büyüdüğü çevrede bunu görmemişse yerleşik bir davranış da oluşmaz. Bir başka neden ise reddedilme korkusudur. Başkaları tarafından dışlanma, kabul görmeme kaygısı hayır demeye engel olabilir. Üçüncü bir neden de kişilik özellikleridir ki bu da yetersiz hissetme, buna bağlı olarak diğerlerinin gözünde itibarsızlaşma ve hayır demenin olumsuzluğa yol açacağına dair kaygı duyma şeklinde karşımıza çıkar. Bunların hepsi “yetersizlik hissi” ile ilgilidir. Bu durumdaki insanlar, kendilerini bir çukurda hissederler. İçinde bulundukları çukur derinleştikçe de kişinin dışarı çıkması giderek zorlaşır.

Hayır Demekle İlgili Temel Prensipler:
1.“Hayır demek” haktır: İster özel ister iş hayatınızda olsun, size gelen her türlü talebi karşılamak zorunda değilsiniz. Aklınıza yatmayan, mantıklı görünmeyen talepleri geri çevirme hakkına sahipsiniz.
2.Kendinize ve diğerlerine karşı sorumluluğunuzdur: Karşılayamayacağınız ya da sizi zor durumda bırakacak taleplere hayır diyememek aslında, kendinize ve başkalarına yapacağınız en büyük kötülüktür.
3.“Hayır demek”, yükünüzü hafifletir: Her talebi geri çevirmezseniz, aşırı yoğun ve stresli bir çalışma ortamına girersiniz.
Son olarak, “Hayır” derken, istisnai bazı durumlar hariç (kabul edilmesi mümkün olmayan, hukuki ya da etik olmayanlar) direkt, sert bir şekilde ifade etmemekte fayda var. Bu, karşınızdaki insan profiliyle de alakalı bir durum. Bazıları için bu incitici, onur kırıcı olabilir. Bunu empatiyle, karşınızdakinin ne hissettiğini anladığınızı göstererek yapmanız etkili olacaktır. Hayır demenizin mümkünse gerekçesini açıklamanız ve de en önemlisi red yanıtınızın ardından bir alternatif sunabilmeniz karşınızdakine iyi hissettirecektir. “Bu hafta işlerim çok yoğun, görüşemeyebiliriz. Hafta sonu için plan yapalım mı?”
Hayır demek, ilişkilerde önemli bir değerdir. Hayatımızı doğru yönetmek, kendimizi ve başkalarını da üzmemek adına “Hayır” diyebilmeliyiz.
Başkaları için yeri geldiğinde fedakarlık yapmak sağlıklıdır ancak, her şeyde olduğu gibi aşırıya kaçıldığında bu size zarar verir. Hayır diyebilmek, aşırı yüklemeyi ortadan kaldıracağından, bize kendimiz için daha önemli işlere odaklanma fırsatı sunar. Kendinizi dengelemenize yardımcı olur.
Özetle, başkaları kadar kendinizi de düşünmek ve kendi iyiliğiniz için gerektiğinde “Hayır” diyebilmek sizi önemli bir baskıdan kurtaracaktır.
Hayır diyerek dost kalmak bir denge sanatıdır.

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

ÇOK ÇALIŞMAK MI VERİMLİ OLMAK MI?

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

Çalışkanlık, görece bir kavram. Toplum olarak ne kadar çalışkanız, tartışılır. Dünyanın farklı coğrafyalarını görmüş, farklı yerlerde yaşama deneyimi elde etmiş kişiler, kendi toplumları ile diğerlerini kıyaslama şansı bulurlar. Bugüne kadar dinlediğim kişilerden ve de kendi deneyimlerimden elde ettiğim izlenimler, içgörüler var elbette. Bazı kimseler, kendi toplumunu diğerlerinden daha çalışkan görürken, kimisinin de “Biz çok tembeliz…” dediğine çok kez şahit oldum. Bunların sayıca bir dengede olduğunu söyleyebilirim.
Peki, nasıl oluyor da birisi, bir başkasının tam zıddı düşünüyor?
Öncelikle bu, değerlendirmeyi yapanın bakış açısı ile sınırlı. Kişi, kendisi ve yaşadığı çevreyi baz alarak öngörüde bulunuyor. Bu sınırlı bakış açısı, tüm ulusu temsil etmeyebilir. Dolayısıyla bu konuda genelleme yapılmasına karşıyım. İkincisi, bir tespitte bulunsanız da bu görece olacaktır. Yani bir başkası, sizin daha çalışkan dediğinizden de çalışkan olarak nitelendirilebilir.

Özellikle ilkokul ve ortaokul yıllarımı hatırlıyorum. Büyüklerimiz, bize hep çok çalışmamızı telkin ederdi. “Çalış, mücadele et, kazan… Pes etme” sözlerini hem kendi aile büyüklerimden hem de diğerlerinden duyardık sık sık. O zamanın dinamiklerinde mesai yapmak, koşturmak, yorulmak erdemdi ve çalışan hakkını alırdı. Şimdilerde ise durum farklı. Artık sadece mesai yapmak, süre olarak çok emek vermek, kendini hırpalamak pek bir anlam ifade etmiyor. Bu nedenle, başlıkta da belirttiğim “Çok çalışmak mı verimli olmak mı?” sorusunun bugünkü koşullarda cevabı ikincisi. Verimlilik, üretkenlik, değer yaratma günümüzün öne çıkan kavramları. Artan rekabet ortamında çok çalışmak değil, üretken olmak fark yaratıyor. Yenilik yaparak daha verimli çıktılar alabiliyor musunuz, dolayısıyla mevcut kaynakları en yüksek fayda ve değeri yaratacak şekilde etkin kullanabiliyor musunuz?..
Size çok somut bir örnek vereyim…
Senaryo 1 : Arkadaşınız sizi yemeğe davet etti, misafir gideceksiniz. Davet eden, bu yemeğe çok önem veriyor ve hazırlıklara, zamanı da varsa tabi bir gün öncesinden başlıyor. Kılı kırk yarıyor ve tüm gününü buna adayarak ciddi bir efor sarf ediyor. Akşam gidiyorsunuz evine. Başlıyorsunuz yemeğe, zaman geçiyor ve yediklerinizle ilgili fikirleriniz oluşuyor. Kullanılan malzeme, tuzu, baharatı, lezzetinin vasatı aşmadığını düşünüyorsunuz. Arkadaşınızı tanıyorsunuz. Sunumu da ortada. Belli ki çok özenmiş, uğraşmış, büyük emek vermiş ama yemek kalitesi orta seviyede. Elindeki malzeme ile harcadığı emeği, eforu düşündüğünüzde daha kaliteli bir iş çıkarabileceğini düşünüyorsunuz. Bir şeyler eksik…
Senaryo 2 : Bir başka gün farklı bir arkadaşınıza yemeğe gidiyorsunuz ve bu kez daha kısa bir sürede, 2-3 saat, arkadaşınızın eldeki sınırlı malzeme ile harika tatlar yarattığını görüyorsunuz. Sofra düzeni, sunum belki standart seviyede ancak yemekler çok lezzetli. Yediklerinizden büyük keyif alıyorsunuz. Hatta, özellikle bazılarının tarifini alıyorsunuz siz de yemekli misafir ağırladığınızda yapmak için.
Şimdi, size soruyorum, hangisini tercih edersiniz? Bir tarafta, evet emek var, uğraş var, özen gösterilmiş belki ama sonuçta bu bir yemekli davet ve ana konu yemek, yemeğin lezzeti. Dolayısıyla bu yeterli olmadığında, diğerlerin anlamını kaybediyor. İkinci örnekte ise sunum, özen yetersiz demiyorum, yine belli bir standartta ama ilki kadar yüksek değil ancak yemekler harika. Bunu iş hayatına uyarladığımızda, bir işi yapmak için harcadığımız sürenin görece uzun olması ve çıktıyı çok iyi sunmak başarılı performans göstergesi değil. İşi yapmak için harcadığınız süreden bağımsız, ne kadar verimli ve üretken çalıştığınız önemlidir.

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

EN ÖNEMLİ LİDERLİK İLKESİ

Çarşamba, 05 Mart 2025 by admin

Bugünkü yazımın konusu, Spotify’da dinleme imkânı bulduğum bir podcast: “En Önemli Liderlik İlkesi Nedir?”
Özünde, “Kendine Liderlik” felsefesini gündeme getiren İnanç Ayar, herkesin hayatına dokunacak, hayata bakışı değiştirecek bir ilkeden bahsediyor. Söz konusu ilke, “Denetim Odağı İlkesi.”
Peki, nedir bu denetim odağı ilkesi?.. Dünyada 1970’lerde ortaya çıkan bu ilke, insan hayatını dönüştürme potansiyeline sahip. Potansiyel dememizin sebebi, her alanda olduğu gibi işin, kişinin kendisinde bitiyor olması. Etki Alanı ve İlgi Alanı kavramları, hepimizin hayata bakışında önemli bir yer tutuyor.
Nedir bu iki kavram?..
Her birimizin kontrol edebileceği, şekillendirebileceği, değiştirebileceği yani sözün özü, gücünün yettiği bir alan var ve buna “Etki Alanı” diyoruz. Bununla birlikte bizim; ilgilendiğimiz, dokunmak, değiştirmek istediğimiz ancak sınırlarımız ötesinde kalan, yani gücümüzün yetmediği bir alan var. Bunun çoğu insan için anlaşılır, kabul edilir bir gerçek olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, buraya kadar sorun yok gibi… Mesele, bunun gerçekten farkında olmak ve eforunu, enerjisini “Etki Alanı”nına odaklamak.
Birçok insan, hayatta yaşadığı başarısızlıklar, hayal kırıklıkları karşısında hep etki alanı dışında kalan dış faktörleri sorumlu tutar, bunlardan şikayet ederken bazı kişiler etki alanına odaklanarak fark yaratırlar. Aslında, özellikle de iş hayatındaki statü ve unvanlardan bağımsız olarak “Kişisel Liderlik” ya da “Kendine Liderlik” kavramının belirleyicisi de bu yaklaşım oluyor.
Etkili bir lider olmanın temel şartı, kişinin önce kendisiyle ilgili farkındalığı ve kendine liderlik edebilmesi, yani kişisel analizini doğru yaparak elindeki kartları doğru oynaması. Artılarının ve geliştirmeye ihtiyacı olanların farkında olan ve eyleme geçen kişi, diğerlerine de ilham verir.
İnanç Ayar, denetim odağı ilkesini açıklarken lider olanlar ve olmayanlar arasındaki çok belirgin bir özelliği önemle vurguluyor. Kontrol odağı “İÇSEL” olanlar, yani az önce bahsettiğimiz “Etki Alanı Odaklı” kişileri, herhangi bir durumda başarısızlıktan söz etseler bile dönüşebilir, değişebilir ve gelişebilir kişiler olarak tanımlıyor. Tam tersi, “Etki Alanı Odaklı Olmayanlar” ise başarısızlıkları dile getirirken sürekli etki alanı dışındaki faktörleri gündeme getiren, türlü bahaneler üreten kişiler olarak tanımlıyor. Bu düşünce tarzının altında yatan da büyük ölçüde, sürekli haklı olma isteği. İçsel olanların düşünce biçimi, onlara “Eylem Olanağı” sağlarken, dışsal olanlar eylemsiz kalarak sadece bekliyor. Bu şekilde her şey eskisi gibi sürüp gidiyor, hiçbir şey değişmiyor.
“Odağı içeri almak” kavramını da gündeme getiren İnanç Ayar, istenmeyen bir durum yaşandığında, bu duruma neden olan faktörleri listelenmesi ve İçsel olanları ayırt edip onları değiştirmeye yönelik aksiyon almayı öneriyor. Sonuçta, dışsal olanlara odaklanmak, onları değiştiremeyeceğimiz için hiçbir anlam ifade etmeyecek. Odağınızı içeriye almak size, hatayı hep kendinizde aramak gibi hissettirebilir ancak bu sorun değil. Eğer bir şeyleri değiştirebilmek, etki alanımızı genişletmek istiyorsak “Hatayı hep kendimizde mi arayacağız?” sorusunun tek bir yanıtı var: “EVET”
Son olarak, odağı içeride tutmak için iyi bir egzersiz, ister bunu kendiniz için ister bir başkası için yapıyor olun, “SORU SORMAK”. Evet, çok basit diyemiyorum çünkü ne yazık ki toplum olarak yeterince soru sormayı, sorgulamayı, zorlamayı, öğrenmeyi sevdiğimiz pek de söylenemez. Başkalarından kaynaklı bir sorun yaşadığınızı düşünüyorsanız yapmanız gereken, soru sormak:
• “Bunun için ne yapabilirim?”
• “Bununla ilgili, kimden destek alabilirim?”
• “Bunun için sana nasıl yardımcı olabilirim?”
• “Bunun için birlikte ne yapabiliriz?”
Önce sorun, sonra üzerinde düşünün… Bütün bunları yaptıktan sonra, geriye kalan tek şey eyleme geçmek çünkü evren, hareketi alkışlar.
Hala yapmadıysanız, hiçbir şey için geç değil. Önce odağınızı içe almanız, sonrasında da eyleme geçmeniz dileğiyle…
“Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için de bilgelik ver.”
Hint Atasözü

Devamını Oku
  • Published in BLOG
No Comments

MASANIN 2 YANI

Salı, 04 Mart 2025 by admin

Neden bu eğitim?
Kişilerin iş ve özel hayatlarında istediği sonuçları elde etmek, bunu yaparken kendi kazanımları ile birlikte diğerlerinin çıkarını da gözeterek sürdürülebilir işbirliği sağlama bakış açısını kazanmaları amaçlanır.

Nasıl?
Programda, ikna ve müzakere sürecinin bileşenleri, bilinçli ve doğru zamanda, doğru yaklaşımla hareket etmenin getirisine yönelik paylaşımlar ve uygulamalar üzerinde çalışılır.

Kimler katılmalı?
İkna ve müzakere süreçlerinde daha bilinçli ve özgüvenli hareket ederek, diğerlerini ikna etme ve gerçekleştireceği müzakerelerden memnun ayrılmak isteyen herkes,

İçerik

• İkna Süreci ve Temel Prensipler
• İknanın Bileşenleri
• Müzakerenin Temelleri
• Etkili Müzakere Süreci
• Müzakerede Stratejik Yaklaşım

Araçlar
Eğitimde örnek uygulamalar, vaka çalışmaları, videolu anlatım, beyin fırtınası ve fasilitasyonlar, simülasyon ve sunumlar gerçekleştirilir.

Standart Eğitim Süresi
1 Gün

Devamını Oku
  • Published in SATIŞ TEKNİKLERİ
No Comments

MÜŞTERİ DENEYİMİ SANATI

Salı, 04 Mart 2025 by admin

Neden bu eğitim?
Sürdürülebilir satış başarısı için müşteri ile güvene dayalı ve kişiye özel yaklaşım geliştirme becerisinin geliştirilmesi ana hedeftir.

Nasıl?
Programda, müşteri kavramı tüm detaylarıyla ele alınarak, rekabette fark yaratacak yaklaşımlar ve müşteriye özel yol haritası oluşturma ve planlama becerisini geliştirmeye odaklanılır.

Kimler katılmalı?
Temel ve ileri satış becerilerinin üzerine, özellikle kritik öneme sahip müşterileri ile stratejik ortaklık kurmak isteyen, kilit müşterilere ağırlıklı çalışan herkes.

İçerik

• Müşteri İhtiyacı ve Değerini Anlamak
• Çözüm Odaklı Yaklaşım
• Müşteri Kazanmanın Yolları
• Veriyi Etkili Pazarlayarak Değer Yaratma
• Sınırları Belirlemek

Araçlar
Eğitimde bireysel ve grup çalışmaları, sunumlar, beyin fırtınası ve fasilitasyon ile vaka çalışmaları uygulanır.

Standart Eğitim Süresi
2 Gün

Devamını Oku
  • Published in SATIŞ TEKNİKLERİ
No Comments
  • 1
  • 2
  • 3

İLETİŞİM

0 (533) 693 91 02

akarselorkun@gmail.com

Orkun Akarsel

LİNKLER

  • Anasayfa
  • Hakkımızda
  • Eğitimler
  • Galeri
  • Referanslar
  • Blog
  • İletişim

BİZİ TAKİP EDİN!

© 2025 Tüm hakları saklıdır. | Gizlilik Politikası | Web Tasarım Ajansı
ÜST

Call Now

WhatsApp

Web sitemizde size en iyi deneyimi sunabilmemiz için çerezleri kullanıyoruz. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, bunu kabul ettiğinizi varsayarız.